Etiketten Yazılar: Gezi Yazısı

Laponya Turu

Eveeet! Sonunda 2018 yılbaşında gerçekleştirdiğim Lapland Turu ile ilgili yazmaya geldi sıra. Yazıya geçmeden önce, artık bütün yazılarım için demirbaş haline getirmeyi planladığım içerik listesini paylaşmak istiyorum. Ayrıca şunu belirtmeliyim ki, bu yazı 3 günlük bir Lapland gezisi için program olarak da kullanılabilir.

Ne okuyacaksınız?

+ Freebird Havayolları ile İstanbul’dan Rovaniemi’ye uçuş izlenimi
+ Noel Baba Köyü (Rovaniemi)
+ Tornio+ Kar Motorsikleti Safarisi
+ Noel Baba’nın Deniz Ofisi
+ Husky Turu
+ Tornio’da Kuzey Işıkları Avı
+ İki farklı ülkede Yılbaşı Deneyimi

Birinci Gün
Noel Baba Köyü, Rovaniemi

Kuzey Işıkları Avı olarak adlandırılan aksiyona girmeyi uzun zamandır düşünüyordum. Gerçeği söylemek gerekirse bu, “aman kuzey ışıklarını kesin görmeliyim” falan tarzı değil, tamamen bir yılbaşını farklı bir şekilde geçirebilmekten kaynaklanan bir istekti. Sonuç olarak ufak bir araştırmayla, en uygun seçeneğin Pronto Tur’un Kuzey Işıkları turu olduğuna kanaat getirdim. Gerçeği şimdiden söylemek gerekirse, işin aslı pek de öyle değilmiş, ancak buna sonra değineceğim… İstanbul’dan yılbaşında Lapland’in göbeği, meşhur Noel Baba’nın Evi’nin bulunduğu Rovaniemi’ye giden tek bir charter uçuş var, o da Freebird Havayolları’na ait. Bu uçuş sadece birkaç tur firmasının birleşerek getirdikleri ziyaretçileri kapsıyor. Bizim katıldığımız tur uçuşunda Gazella ve Pronto’nun misafirleri vardı.

Uçuşumuz İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan 10:15’te gerçekleşecekti. Gerçeği söylemem gerekirse Atatürk Havalimanı’na adımımı attığımdan Rovaniemi’de dışarı çıktığım ana kadar herşey çok iyiydi. Uçak, uçuş, servis bir charter uçuştan beklenebileceğinden fazlası ya da azı değildi, üzmedi diyelim. Öğrendiğimize göre Lapland uçuşu birkaç turun birleşerek organize ettikleri, turlara özel bir uçuştu; ki kabin ekibi de tatilin tamamını bizimle birlikte geçirdiler.

Gümrük işlemlerini tamamlayıp havalimanından çıkarak otobüste Noel Baba Köyü’ne olan kısa yolculuğumuzu beklerken saat öğlen 2’yi geçiyordu. Burada kutup çizgisini geçerek sertifikalarımızı alacak, Noel Baba’yla fotoğraf çektirecek, Buz Bar, hediyelik eşya dükkanları gibi değişik yerleri ziyaret ederek vakit geçirecektik. Gerçeği konuşmak gerekirse, tur rehberimiz çok da yardımcı olmadı, çoğu şeyi gelmeden önce araştırdıklarımızla bulmakla birlikte keşfetmek zorunda kaldık. Bunun yarattığı en büyük handikap, zaman kısıtlı olduğu için (iki saat kadar) en iyi şekilde değerlendirebilmek için ne yapmamız gerektiğine karar vermemiz çok zordu. Gelmeden önce kutup çizgisini geçmemiz gerektiğini, arkadaşlarıma kartpostal yollamam gerektiğini, ve Noel Baba’yla fotoğraf çekilmem gerektiğini biliyordum.

Kutup çizgisini geçmek, ve kartpostal yollamak toplamda yarım saat kadar sürdü, ancak Noel Baba’yla fotoğraf çektirmek tam bir eziyetti. Tamam hemen gidip sepet gibi fotoğraf çektirdikten sonra ayrılmayı beklemiyordum, ama neredeyse 300 metre kuyruk vardı. Kaldı ki bu kuyruk, yaklaşık yarım saat sonrasına verilmiş bir randevudan sonra karşılaştığınız bir kuyruk. Randevu saati geldiğinde sizi labirent gibi bir yere alıyorlar, içinde eski püskü saatler, çanlar, fotoğraf albümlerinin olduğu. Bana sorarsanız kuyruğun ne kadar uzun olduğunu farketmenizi önleyecek, ve sizi heyecanlı tutacak bir setup var ortada. Noel Baba’ya ulaşmamız yaklaşık bir saat kadar sürdü, ve buna değdi mi derseniz, çok da emin olduğumu söyleyemem. Tamam güzel bir anı edindik falan filan ama, bir fotoğraf için bir saat çok da akıl karı değil. Girmeden önce Noel Baba’nın yardımcısı ufak bir kız nereli olduğumu sordu, akabinde Türkçe konuşmaya başladı. Etkilendik mi? Tabii ki hayır. Fotoğrafı çekilirken kısa da bir video çekiyorlar, ve iki bilemedin üç dakikalık seansın akabinde videonun ve görsellerin bulunduğu bir hafıza kartını €40’ya, veya basılmış fotoğrafı €30’a satmayı talep ediyorlar. Dünyanın neresinden geliyor olursanız olun, bu bir soygun, ancak o kadar bekledikten sonra almadan da edemedik. Cep telefonunuzla fotoğraf çekmenize tabii ki izin vermiyorlar, o yüzden Noel Baba Köyü’ne gittiğinizde fotoğraf istiyorsanız zamanı ve ödeyeceğiniz parayı kesinlikle göz önünde bulundurun.

Her ne kadar biz çok tecrübe edememiş olsak da köyde görülmeye değer farklı farklı başka atraksiyonlar da var; kocaman bir kardan adam, hayvani bir termometre, buzdan yapılmış bir bar/restoran gibi. Bunlar için zaman lazım tabi, 1-2 saatte yapılabilecek şeyler değil. Bunun dışında kutup çizgisi sembolik olarak köyün farklı yerlerine konuşlandırılmış. Çizgiyi geçtiğinize dair sertifikayı çizginin diğer tarafında falan vermiyorlar yani anlayacağınız. Ne tarafta olduğunuza bakılmasınız tur rehberinizden, veya danışmadan temin edebiliyorsunuz.

Konaklayacağımız yer olan, ve Rovaniemi’nin 1-2 saat kadar araba yolculuğu kadar güneyinde kalan Tornio’ya gidebilmek için öğleden sonra 5-6 gibi Noel Baba Köyü’nü terkettik. Ayrıca bu şehre yakın Kemi adlı başka bir şehirde sonraki günlerde gerçekleştireceğimiz diğer aksiyonlar için kar kıyafetlerimizi almak için durduk.

Tornio’ya vardığımızda saat 9’u gösteriyordu, hemen hemen her yer kapalıydı. Bulabildiğimiz en iyi yer Utopia adı verilen bir Pizzacı/Kebapçı’ydı. Hatta onlar bile kapatıyordu ki son anda sipariş ettğimiz pizzaları elimize alıp çıkmak zorunda kaldık, akabinde çöp konteynırının üstünde yedik. Gerçekten unutulmaz bir akşamdı!

Herşeye rağmen bir cuma akşamındaydık, ve pizza yiyip otele gidip yatmak çok da yapmak istediğimiz birşey değildi. Otelin hemen yanında Paradise(Cennet) adı verilen bir gece kulübü vardı. İroniyi anlamayan nesilden olduğumuzu farketmemiz çok zaman almadı, zira dünyanın en kötü gece kulübü falan olabilirdi girdiğimiz. Mekan tırt, içindekiler tırt, içkiler eh… Gece kulübünün girdiklerimin en kötüsü olmasını bir tarafa koyuyorum, ancak ismiyle ilgili daha kötü tecrübelerimin olduğunu söylemeden de geçemem. Çin’de okurken gittiğim Choıngqing şehrinde gördüğüm bir gece kulübü beni benden almıştı yaklaşık 5 sene kadar falan önce. Adı V.V.S.I. olan gece kulubünde bu dört harfli kısaltmanın ne anlama geldiğini ciddi merak etmiştim. Etmez olaydım. Kısaltma “Very very slightly included” tamlamasından geliyordu. Google Translate’in artık vardığı tepe nokta falan olsa gerek. Tamam şair özel insanlar girebilir sadece falan demek istiyor anladık da, bu kadarına da artık… yuh bile diyemiyorum, gülüp gülüp geçiyorum izninizle.

İkinci Gün

Kar Motorsikleti Safarisi öğlen sıralarında başlayacağı için sabahın erken saatlerini Tornio’yu gezmeye ayırmaya karar verdik. Tornio’nun sadece bir tane canlı sokağı var, ve bu sokak Rajalla Pa Gransen adı verilen -Rajalla sınırda demek- alışveriş merkezine çıkıyor. Alışveriş merkezi İsveç sınırının tam dibinde bulunan nehrin kıyısında. Kıyıya bakan bölümde kocaman bir alan var, ve her yeni yıl iki ülke vatandaşlarının katılımıyla bu bölgede kutlanıyor. Bu kutlamanın en güzel yanı, İsveç tarafı olan Haparanda şehriyle, Finlandiya şehri olan Tornio arasında bir saat fark bulunması; bu sayede iki farklı ülkede yılbaşı kutlayabiliyorsunuz. Alışveriş merkezinde biraz dolandıktan sonra köprüyü geçerek İsveç tarafında biraz dolandık. Birkaç adımla ülke, para birimi, ve saat dilimi değiştirmek ekstrem olmasa da ilginç bir tecrübe.

Öğleden sonra Kar Motosikleti Safarisi ve Noel Baba’nın Sahil Ofisi’ni görmek için Kemi’ye ulaştık. Safari her ne kadar fotoğraflarda etkileyici, değişik bir deneyim olarak görünüyor olsa da, çok da can alıcı bir deneyim değil bence, zira motorsiklete atlayıp kafanıza göre yol alamıyorsunuz. Herkes sıra halinde dizilip öndeki tur rehberini takip etmek zorunda, yaklaşık bir saat kadar süren aksiyonda herkesin ip gibi takip ettiğine emin olmak için ara ara duruyorsunuz. Güzel bir deneyim, ama çok heyecanlı değil. Safari sonunda az biraz yürüyerek Noel Baba Ofisi’ne ulaştık, ve sıcak mı sıcak birer sıcak çikolata patlattık. Ofis dedikleri zaten içerisi yine Noel Baba konseptiyle bezenmiş bir nevi kafe. Rovaniemi’deki canlılık, insan kalabalığı, yapılacak tonla şey vesaire yok. Kafede aynı zamanda atıştırmalık tadında yemekler, ve güzel tatlılar mevcut. Gün ışığı birkaç saat olduğu için hava kararmaya başladığında Tornio’ya dönmek için yol aldık. Akşam herkesin turu tercih etme sebebi olan Kuzey Işıkları Avı vardı…

Çok kısaca açıklamak gerekirse Kuzey Işıkları, Güneş’in etrafından yayılan ışık partiküllerinin atmosfere girmesiyle oluşan elektrik dalgalarının yarattığı bir cins yeşilimtrak ışık hüzmeleri oluyor. Bu yeşil ışık, partiküllerin çarpışmasıyla oluşmakla birlikte, her iki kutup çizgisinden gözlemlenebilecek düzeyde. Güney Kutup çizgisine yakın bir anakara bulunmadığı için en rahat Kanada, Norveç, İsveç, Finlandiya gibi yerlerden görüntülenebiliyor. Işıkları görme ihtimaliniz en yüksek Ocak-Mart ayları arasında olmakla birlikte, görüntüleleyeceğiniz yere vardığınızda hava durumu gibi görme ihtimalinizi yansıtan bir skalayı inceleme şansınız var. Bu skala, KP Index dedikleri 0-9 arasında değişen değerleri gösteren bir skala olmakla birlikte ışıkları çıplak gözle görebilme ihtimaliniz yaklaşık KP5 ve üzerinde mümkün oluyor. Görebilmek için olabildiğince şehrin dışına çıkmak, ve suni ışıkları arkanızda bırakarak karanlığa dalmanız gerekiyor. Biz de öyle yaptık, ancak orada bulunduğumuz dönemde KP indexi 2 civarında olduğu için çıplak gözle görmemiz çok mümkün olmadı. Her ne kadar ben görmemiş olsam da fotoğraf makinem görebildi ışıkları. Birkaç saat görebilir miyiz diye açık alanda bekleyip, ne olduğunu bilmediğim bir heykelle fotoğraf çektirirken, verdikleri yaban mersini çayını hüpletip geri döndük. Zaten etrafta çok fazla alternatif olmadığı için Pikku adını verdikleri bir pubda birer bira içtikten sonra gecelemek için otelimize döndük.

Üçüncü Gün

Üçüncü gün çift anadal yeni yıl kutlamaları nedeniyle büyük gündü. Sabah 10 sularında husky turu için Kemi’ye yol aldık. Aşağıda olması planlanan fotoğrafta da görebileceğiniz üzere bir kızak, ve kızağı çeken husky köpekler mevcut bu konseptimizde. İkişer kişilik gruplara ayrıldıktan sonra, kızağı itenin o zaman diliminin şanssızı olduğu sürüş deneyimine geçtik. Yaklaşık bir saat kadar süren eğlence sırasında kulübe mağara karışı bir yerde ateş eşliğinde çay da içtik, karlarda yuvarlanıp fotoğraf da çektirdik.

Kızağı çekmesi için neden Huskyler tercih ediliyor?

Bu sorunun cevabı yaklaşık 3000 yıl kadar öncesine gidiyor. Göçebe bir kabile olan Sibiryalı Chukchi mensupları, soğuk hava şartlarında kızağı çekerken yorulmayacak, soğuktan etkilenmeyecek bir hayvan arayışına girerler. Husky köpeklerinin dayanıklılığı, soğuktan az etkileniyor olmaları, yiyecek olmadan uzun süre idare edebilmeleri, onları bu görev için biçilmez kaftan yapmış. Derilerinin üzerinde bulunan kalın tüy öbekleri, soğuğun geçmesini önlemekle beraber, uzun süre durmadan koşmalarını da sağlar.

Husky turumuzu tamamladıktan sonra, yakınlarda bir yerde karnımızı doyurmak için yola çıktık. Gittiğimiz yerde yöresel bir lezzet olan geyik eti, patates püresi, salata gibi yiyeceklerin bulunduğu, açık büfe vardı. Ben zaten kırmızı etin çok hastası olmadığım için geyik eti yemek de çok iç açıcı gelmedi. Yiyenler memnun kaldılar demem yanlış olmaz tabii. Yemek işlemini tamamladıktan sonra ikinci kızak yolculuğuna çıkmak için yarım saat kadar yakınlarda bir yere gittik, otobüsle. Bu, muhtemelen hayatımda yaptığım en gereksiz şeydi. Gecenin karanlığında 5-10 dakika süren gereksiz bir geyik safarisine çıktık. Turu doldurmak adına yapılmış, komple boş, manasız bir aksiyondu.

Akşam saatlerinde Tornio’ya dönmüştük. Bazı tur arkadaşlarımız Kuzey Işıkları Avı’na bir şans daha vermek için kuzeye kuzeye gitme kararı aldılar. Bizse yılbaşı gecesini yorgun argın geçirmemeyi, ve düşük KP indexini de göz önünde bulundurarak ışık avını başka bir kışa bırakma kararı aldık. Otelde birkaç saat kestirdikten sonra, Tornio’da yılbaşı yemeğini yiyebileceğiniz en kaliteli mekan olan Mustapparan Paamaja adlı mekana geçtik, saat 10 sularında. Yemekler ve restoranın kendisi fena değildi. İki şişe beyaz şarabı devirirken sarhoş kafayla EDC Las Vegas biletimi alıp, alışveriş merkezinin arkasındaki yeni yıl kutlama alanına gittik. Finlandiya tarafında konserler, havai fişekler gerçekten etkileyiciydi. Yeni yıla burada girdikten sonra, beklenen ikinci yeni yıl kutlaması için karşı tarafa geçtiğimdeyse yaklaşık 40 dakika dolaşmama rağmen hiçbir şey bulamadım. Hatta artık dolaşmaktan sıkıldığım bir anda karşıdan gelen bir elemanın “birader parti nerde!!” diye böğürmesi, gerçekten bu tarafta eğlencenin bayık olduğunu doğrular nitelikteydi. Tornio’ya bakan tarafta nispi oranda bayık havai fişekleri ve yerlerde yuvarlanan insanları izledim.

Evet bu çifte yılbaşı kutlamaları akabinde bir yılbaşı gezisi daha sona erdi. Ertesi gün yine öğleden önce biraz dolandıktan sonra Rovaniemi’ye park ettiğimiz uçağımızı almak için yol aldık. Totalde eğlenceli bir yılbaşıydı, ancak çok daha iyi olabileceğini de söylemeden edemeyeceğim.

Umarım yazıyı beğenmişsinizdir. Her türlü sormak istediğiniz şey için bt@berkaytekin.com adresinden, veya sol üst köşeki + tuşuna tıklayarak ulaşabileceğiniz sosyal medya hesaplarımdan bana ulaşıp sorularınızı sorabilirsiniz. Elimden geldiğince yanıt vermeye çalışırım.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle!

İtalya Harikası Turu + Slovenya (Bonus)

Herkese tekrar merhabalar. Baktım ki en son yazımdan beri neredeyse dokuz ay olmuş, e benim de birşeyler karalayasım gelmiş, kolları geçen sene Kurban Bayramı’nda Pronto Tour’la gerçekleştirdiğim “İtalya Harikası Turu” için sıvayayım dedim. Ekstralar dahil olmak üzere sırasıyla Roma, Pompei, Napoli, Floransa, Pisa, San Gimignano, Siena, Venedik, Bled, Ljubljana, Milan ve Como’yu görme şansına eriştim. Bütün şehirleri tek tek, tüm önemli gördüğüm detaylarıyla beraber anlatmaya çalışacağım.

Birinci Gün
Roma

İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan sabah 8:00 sularında kalkan uçağımız, saat 10:00 gibi Roma’ya iniş yapmıştı. Otele yerleşmeden önce, Roma’nın en önemli sembollerinden olan Colosseum’un (İtalyanca adıyla Colosseo) da bulunduğu şehir merkezine doğru yola çıktık. Dünyanın en büyük açık hava müzesi olarak tabir edilen şehir, gerçekten dört bir yanında size 3000 yılı aşkın tarihinin izlerini yansıtıyor. 2.9 milyon kent popülasyonu bulunan şehirde 280 tane çeşme, 900 tane de kilise bulunuyor, ve aynı zamanda iddia edilene göre burası ilk alışveriş merkezinin kurulduğu yer(Hükümdar Trajan tarafından MS 107’de). Biz Türkler içinse Roma’nın farklı bir anlamı var. Roma, Osmanlı Hükümdarı Fatih Sultan Mehmet’in 1453’te İstanbul’u fethederek sonlandırdığı Bizans İmparatorluğu’nun, dolayısıyla bir anlamda Roma İmparatorluğu’nun da sonlandığı hükümdarlığın başkenti.

Şehir, aynı zamanda 1870’te tek bir çatı altında birleşen İtalya’nın başkenti olma ünvanını da Floransa’nın elinden yine bu tarihte almış.

Bunu biliyor muydunuz; bütün yollar neden Roma’ya çıkar?

Roma İmparatorluğu zamanında yapılan yollar toplamda 53bin mile denk gelir.  Bu dönemde yerleşim birimlerinin neredeyse tamamına giden bu yolların Roma’dan çıkıyor olması “her türlü aksiyon aynı sonucu doğurabilir” anlamına gelen bu özlü sözü doğurmuştur.

Colosseum

Flavius Hanedanı İmparator Vespasian tarafından tam olarak kime yaptırıldığı hala net olarak bilinmeyen Colosseum’un yapılmasının üç farklı nedeni vardır; Flavius Hükümdarlığına mensup kişilerin popülerliğini arttırmak, değişik eğlence gösterileri düzenlemek, ve Romalıların mühendislik tekniklerini dünyaya göstermek. Çoğunlukla gladyatör dövüşleri, ve hayvan avı gibi vahşi sayılabilecek nedenlerle kullanılan bu yapıda, 500 bine yakın insanın, milyondan fazla da hayvanın hayatını kaybettiği rivayet edilir. 80 farklı girişi olan yapı, 50bin kişiye ev sahipliği yapabilecek kapasitedir. Batı kapısı, hayatını kaybeden gladyatörlerin cesetlerinin buradan çıkarılması nedeniyle Ölüm Geçidi adını taşır. İçeri girişte uzun kuyruklar olduğu, ve tur rehberinin zaten çok da görülecek bir tarafı olmadığını belirtmesi sebebiyle etrafında yarım saatlik bir tur atıp birkaç fotoğraf çekip buradan ayrıldık.

Trevi Çeşmesi

Yine Roma’nın ve İtalya’nın en önemli figürlerinden olan Trevi Çeşmesi, Colosseum gezisinin hemen akabinde otobüsle ulaştığımız bir başka noktaydı. Adı “Üç Yol” anlamına gelen Trevi kelimesinden türeyen çeşmenin adı, daha derine inildiğinde Trivia isimli tanrıçanın çeşmenin önünde kesişen üç farklı yolu korumakla görevli olmasıyla da ilgilidir. Dünyanın farklı yerlerinden insanların gelip dilekte bulundukları çeşmeye günlük yaklaşık 3000 euro atılmaktadır. Bazı kaynaklara göre atılan para, bazı kaynaklara göreyse içinden içilen bir damla su Roma’ya dönüşünüzü garantiler.

Altar of The Fatherland

Trevi Çeşmesi yakınlarında, Venedik Meydanı olarak tabir edilen kısıma bulunan diğer turist atraksiyonlarından olan Altar of the Fatherland, ilk İtalyan Hükümdarı Victor Emmanuel II’nin anısına inşa edilmiş, Antik Roma hükümdarlığına ait devasa bir yapıdır. O kadar büyüktür ki hemen önünden tamamını fotoğraflamanız neredeyse imkansızdır. Ben görmüş olduğunuz kavşaktan anca kendimi de içine alarak fotoğraf çektirebildim.

Pantheon

İsmi yunanca “Bütün tanrıları onurlandır” anlamına gelen Pantheon kelimesinden gelen yapı, bir tapınak olarak inşa edilmiş, sonraları kiliseye çevirilmiştir. Yaşı tam bilinmemekle birlikte dünyanın en geniş kubbelerinden birine (43.3m çaplı) sahip olan bu harika yapı, ekinoks zamanında içine aldığı güneş ışınlarının ön avluya geçmesini sağlayarak bu bölgeyi aydınlatır. İçerideki zeminin eğimli olması sayesinde açık kubbeden gelen yağmur suyu kolayca binayı terkeder.

İspanyol Merdivenleri

Pantheon’un hemen yakınlarında bulunan İspanyol Meydanında bulunan İspanyol Merdivenleri, yükseltilmiş drenaj sistemi nedeniyle 136 basamaklı zannedilse de tam 135 basamaktır. İtalyan bir mimar tarafından tasarlanıp, Fransız bir diplomat tarafından finanse edilen merdivenler, adını hemen başlangıcında bulunan İspanyol Konsolosluğundan alır. Tahmin edebileceğiniz üzere meydanın isminin İspanyol meydanı olmasının sebebi de budur. İtalya’daki ilk McDonald’s burada açılmıştır.

2007 yılında sarhoş bir sürücü Toyota’sını merdivenlerden aşağı sürmeye çalışmış, 200 yıllık merdivenlerin gördüğü birkaç kozmetik hasar dışında bir kayıp yaşanmamıştır.

Roma’da ne yedik?

İlk gün şehirde dolaşmayı bitirdiğimizde yaklaşık saat öğlen 3 falandı. Uzun uzun yemek yemeye çok zamanımız olmadığı için Trevi Çeşmesi’nin hemen yanındaki Blue Ice isimli dondurmacıda Nutellalı enfes bir dondurma patlattım. Akşam da turdan bir arkadaşımla Foursquare’e güvenip açık olan sayılı restoranlardan yine merkeze yakın Da Francesco’ya gittik. O makarna yedi, bense dört farklı peyniri içeren ince hamurlu enfes bir pizza yedim. Hatta arttırıyorum, pizza o kadar lezzetliydi ki, dayanamayıp 1-2 saat sonra şarabımız bitince bir de Margarita Pizza yedim. Mekan oldukça küçük, ve Türkiye standartlarına göre salaş sayılabilecek olmasına rağmen içerisi tıklım tıklımdı, kapıda da sıra vardı. İki kişi olduğumuz için çok sıra beklemeden içeri alındık.

İkinci Gün
POMPEI

İkinci günün erken saatlerinde Roma’nın yaklaşık 250km güneyinde bulunan Pompei’ye doğru yola çıktık. Öğlen saatlerinde vardığımız, Napoli’ye bağlı olan antik Pompei şehri, MS. 79 yılında Vezüv Yanardağı’nın yarattığı volkanik patlama sonucu lavların arasında kalmıştır. O döneme kadar Vezüv’ün yanardağ olduğunu bile bilmeyen bölge sakinlerinin 13%’ü (yaklaşık ikibin kişi)bu doğal afet sırasında hayatını kaybetmiştir. Bölge daha çok imparatorluğun elitlerinin yaz aylarında ikamet ettikleri bir yerleşim alanı olmakla birlikte, İmparator Nero’nun dahi burada bir villasının olduğu düşünülmektedir. Duvarlardaki motiflerden evlerin sahip olduğu kişilere dair bilgiler edinilmiş, Pompei’deki evler bu motiflere göre adlandırılmıştır. Evlerin hemen yakınında bir genel ev vardır, ve ilginç bir şekilde yeri, meydana giden bir yolun üzerinde bulunan penis motifiyle gösterilmektedir.

NAPOLI

Pompei’de geçirdiğimiz birkaç saat sonrası, turun bizi götürdüğü yerel bir restoranda yemeğimizi yedik. Çok matah bir yer olmadığı için o kısmı atlıyorum. Yiyecek olarak bomba sayabileceğim asıl detay ise Napoli’ye geçtiğimiz zaman bizi karşıladı ki buna şehri kısaca anlattıktan sonra değineceğim. Adı Yunancada “Yeni Şehir” anlamında gelen Napoli, 1 milyonluk nüfusuyla Milan ve Roma’dan sonra İtalya’nın en büyük üçüncü şehridir. Şehir Tiren Denizi kıyısında, geniş bir körfezin eteklerinde yer almakla birlikte, oldukça etkileyicidir. Tarihi alanı UNESCO tarafından dünya mirası listesine alınan şehir için İtalyanların “Napoli’yi gördükten sonra ölün” şeklinde bir söylemi vardır. Bu şehrin güzelliğinin üzerine çıkabilecek bir şeyin olmadığını simgelerken, herşeyi görmüş olduğunuzu, bundan sonra yaşamanın bir anlamının olmadığını anlatır.

Bunu biliyor muydunuz?

Napoli’den ilginiz çekebilecek bir başka detay ise dünyaca ünlü Margarita pizzanın kraliçe Margherita Teresa Giovanni’nin 1889’da şehre yaptığı ziyaretle ismini aldığıdır. Pizza özellikle İtalyan bayrağının renklerini taşıyacak şekilde tasarlanmıştır. Fesleğen yeşili, domates kırmızıyı, mozzarella peyniri ise beyazı temsil ederek İtalyan bayrağını oluştururlar. Dünyanın ilk pizza dükkanı da 1830’da Napoli’de açılmıştır.

Tur programındaki yoğunluk sebebiyle Napoli’de pizza yeme şansımız olmamış olsa da, bölgenin özel tatlarından Sfogliatella’yı tatma şansımız bulundu. Tur rehberimizin tavsiyesiyle Umberto I çarşının girişinde bulunan Sfogliatella Mary’de yediğimiz bu enfes tatlı, adeta beni kendimden geçirdi. Bunun dışında yine tulumba tatlısına benzeyen Baba isimli bir tatlıyı deneme şansımız olduysa da ben açıkçası onu çok fazla beğendiğimi söyleyemem. Yolunuz Napoli’ye düşerse Mary’de Sfogliatella’nın tadına bakmadan geçmeyin derim.

Roma’da ikinci gün ne yedik?

İkinci akşam Napoli’den yine konaklama üzere Roma’ya döndük. Napoli’de tatlılar ve dondurmaları götürdükten sonra akşam yemeğinden ziyade içki için yer kalmıştı. O nedenle Bar Del Fico isimli, merkeze yakın, önceki akşam gittiğimiz Da Francesco’nun az ilerisinde bulunan samimi bir bar/restorana gittik. Yemek menüsü oldukça kısıtlı olmasına rağmen yediğimiz şeylerden oldukça memnun kaldık. Ben bir Moscow Mule içtim, tadı gayet yerindeydi.

Üçüncü Gün
Floransa

Üçüncü günün erken saatlerinde Floransa’ya doğru yola çıktık. Yaklaşık 2.5-3 saatlik bir otobüs yolculuğunun sonunda, öğle saatlerine doğru şehir merkezine vardık. Şehir gerçekten insanı büyüleme konusunda bir efsane, tabir-i caizse eşsiz. UNESCO’ya göre dünyadaki sanat eserlerinin yaklaşık üçte biri bu şehirde bulunuyor. Bunu şehirde baktığınız her köşede hissedebiliyorsunuz. Öyle ki, 1817’de şehri ziyaret eden Fransız yazar Henri Stendhal, Santa Croce Kilisesi’ni ziyaret ettiğinde yaşadığı hissiyatı Napoli ve Floransa isimli kitabında şöyle anlatır: “…kalbim çarpıntılar yapmaya başladı, hayat damarlarımın çekildiğini hissettim ve düşecek gibi oldum.” Stendhal’ın bu söyleminden sonra – her ne kadar tıp literatürüne girmemiş olsa da- Stendhal Sendromu isimli yeni bir fenomen türer. Bu fenomenin, büyüleyici etki yaratan sanat eserleri görüldüğünde ortaya çıktığı, bazı insanların bu nedenle psikolojik tedavi almak durumunda kaldıkları rivayet edilir.

Pıazza del Duomo – Basılıca of Saınt Mary of the Flower

Floransa’da meydana geldiğinizde sizi tüm ihtişamıyla karşılayan, bir zamanlar dünyanın en büyük, şu an ise Vatikan’daki St. Peter, ve Milan’daki Duomo di Milano’dan sonra en büyük üçüncü katedrali olan Saint Mary of the Flower gerçekten göz alıcı. 1296’da Arnolfo Di Cambio isimli İtalyan mimar tarafından tasarlanan bu muhteşem yapı, Michelangelo da dahil olmak üzere dönemin en büyük sanatçılarından tam not almıştır. Hemen yanı başında bulunan St. John vaftizhanesiyle birlikte gotik mimarinin en güzel örneğini sergileyerek iyi bir ahenk oluştururlar.

Pıazza della Sıgnorıa

Floransalıların ve buraya gelen turistlerin uğrak mekanı olan Signoria Meydanı, adını hemen ortasında bulunan Palazzo del Signoria’dan, nam-ı diğer Palazzo Vecchio isimli adeta bir kaleyi andıran binadan alır. Bu bina şu an belediye binası olarak kullanılmakta olup, karşınıza aldığınızda hemen önünde ve sağında bulunan heykeller gözünüze çarpar. Dünyanın en ünlü sanatçılarından sekiz farklı heykeli görebileceğiniz bu meydanda Michelangelo’ya ait David heykeli de olmasına karşın, bu sadece bir kopyadır. Gerçeği yine Floransa’da bulunan Accademia dell’Arte del Disegno, bir diğer adıyla Tasarım Sanatı Akademisi’nde bulunur. Bunun dışında The Rape of Sabine Women adı verilen, ve İtalya’da erkeklerinin toplu kadın kaçırma hikayesini anlatan bir mitolojik hikayenin yansıtıldığı heykel de dikkat çeken eserler arasındadır. Akşam gezerken heykelin bulunduğu caddenin tam arkasında oldukça büyük bir kopyasının(ortalama insan boyundan büyük) bir mağaza vitrininde yaklaşık €200.000 gibi bir fiyata satış için sergilendiğini gördüm.

Ponte Vecchıo

Floransa’nın en ikonik yerlerinden olan Ponte Vecchio köprüsü, 13. yüzyılda inşa edilerek uzun süre Arno Nehri’nin iki yakasını birbirine bağlayan tek köprü olmasının yanında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman askerlerinin yıkımından kurtulan da tek köprü olmuştur. Üzerinde sağlı sollu bulunan dükkanların çoğu kuyumculara aittir. Aynı zamanda bu dükkanların arasında nehri seyredebileceğiniz iki tane de enfes manzaralı seyir terası vardır. Köprü, en iyi şekliyle gün batımına yakın tam karşıdaki bir diğer köprü olan Ponte alle Grazie’den görüntülenir.

Floransa’da ne yedik?

Öğlen Trattoria Zaza isimli bir restoranda et yedik. Zaten Toskana bölgesinin -Floransa’yı içine alan İtalyan bölgesi yani- en meşhur olduğu şeyler etleri. Şaşırtmadı, tadı gayet iyiydi. Sıcak havanın etkisiyle mayışmış halimize çok iyi geldi.

Dondurma! Ünlü dondurmacılardan Venchi’de çok lezzetli bir dondurma yedim akabinde. Tek kelimeyle şahaneydi. Nefis Toskana etinin üzerine ilaç gibi geldi.

Akşam gerek Foursquare’den, gerekse Yelp’ten tonla araştırma yapmış olmamıza karşın gidilecek çok güzel bir yer bulamadık. Merkezdeki mekanların çoğu turistlere yönelik, vasat yerlerdi. Sonra Arno nehrinin kıyısında Rivalta isimli bir bara oturduk. Çok mu güzeldi? Hayır. Bar olduğu için sınırlı olan menüsünden güzel bir hamburger yedim. Akabinde alkoller tatmin ediciydi. Bu arada Türkiye’de anneannelerimizin yaptığı hamuru, bir diğer adıyla pişiyi, İtalyanların “Coccoli” ismiyle sattığını öğrenmiş bulunduk. Aradaki tek fark bizim pişi gibi biçimsiz değil, top şeklinde daha derli toplu. Tat aynı.

Dördüncü Gün
Pısa

Yatık kulesinin önünde şebeklik yapan(buna ben de dahil) turistlerle bilinen Pisa, aslında bir şehir. Kulenin hemen yanında ihtişamlı bir vaftizhane, ve doğal olarak bir katedral bulunuyor. Floransa’dan sabah saatlerinde kısa bir otobüs yolculuğuyla vardığımız bu şehirde büyükçe bir kapıdan geçerek Miracoli Meydanına geliyor, ve bu muhteşem yapıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. İsminin bataklık anlamına gelen Yunan kelimesinden türediğini duyduğunuzda o çok ünlü kulesinin neden eğik olduğunu anlamak zor olmasa gerek.

Pısa Kulesi; Pısa’nın Yatık Kulesi; diğer adıyla Pısa Çan Kulesi

Mimarı tam olarak bilinmemekle beraber, Bonanno Pisano ve Gherardo din Gherardo isimli iki kişinin bu eğik kuleyi tasarladığı düşünülür. Zemin durumunun yeterince iyi hesaplanamamış olmasından dolayı yana yatma eğilimi gösteren kulede sonraki katlar daha dar yapılmış olmasına karşın, 12. yüzyıldan süregelerek kule her yıl 1-2 milimetre eğilmiştir. Mimarlar senelerce bunu engellemeye çalıştılarsa da başarılı olamamışlardır. Bu nedenle kulenin sağ üst köşesi, yapıldığı döneme göre 5 metre kadar ileridedir. 2008 yılında yapılan son renovasyon çalışmalarından sonra ise kule sabitlenmiş ve her yıl süregelen eğilme durdurulmuştur.

San Gımıgnano

Pisa’dan sonraki durağımız Floransa ve Siena arasında yer alan San Gimignano’ydu. Kulelerin şehri olarak bilinen ve UNESCO Dünya Mirası bölgesi olan bu güzide şehir, Roma ve Gotik mimarinin izlerini taşıyor. Aristokrat ailelerin zenginliklerini göstermek amacıyla 72 tane kule inşaa ettiği şehir, savaşlar sonucunda sadece 14 tanesini ayakta tutabilmiş olsa da ihtişamından hiçbir şey kaybetmemiş. San Gimignano, kullanılan üstün restorasyon teknikleri sayesinde bulunduğu tepeden adeta tüm bölgeye hükmediyor. İçeriye adımınızı attığınızda sizi karşılayan o tarihi doku gerçekten de anlatılmaz yaşanır niteliğinde.

San Gımıgnano’dan Leziz Birkaç Tavsiye

Riccapizza: San Gimignano’nun giriş kapısında yukarı doğru çıkan yokuşun hemen sağında ufacık bir pizzacı var. Pizzalarının lezzeti sayesinde bazen önünde ciddi kuyruk oluyor. İçecek ve 2 dilim pizza kombinasyonlarından en beğendiğinizi alıp dışarı çıkıyor, afiyetle götürüyorsunuz.

Dondoli: Önünde metrelerce kuyruk olan bir başka nokta. Enfes dondurmasını yiyebilmek için 15dk kuyruk bekleseniz de ilk dil darbenizle başka dünyalara geçiyorsunuz. Bulundurduğu zibilyon farklı tatla San Gimignano’nun olmazsa olmaz duraklarından Dondoli’nin baş ahçısı(!) Sergio, dünyaca ünlü simaların ziyaret ettiği mekanın sahibi olmakla birlikte, Dünya Dondurma Şampiyonasının da baş hakemlerinden imiş.

Sıena

San Gimignano’dan hemen sonraki durağımız Siena’ydı. 1995’te UNESCO Dünya Mirası listesine alınan bu antik şehir, 53bin nüfusa sahip ve 17 farklı mahalleden oluşuyor. Bunların arasında çok ciddi bir rekabet var; her yılın 2 Temmuz’u ve 16 Ağustos’unda şehrin meydanı olarak kabul edilen devasa alan Piazza Del Campo’da bir araya gelip Siena Palio denilen at yarışını yapıyorlar. Mahalle mensubu olmak için orada doğmuş olmanız, veya mahalleye mensup birinin kanını taşıyor olmanız gerekli olmakla birlikte, o sosyal çevreyle ilişkileriniz olması durumunda da üye olmanız mümkün. Rekabet öyle güçlü ki, farklı mahallelerden evli olanlardan en az biri yarış günü ailesinin evine gitmek durumunda, ve yarış sadece kazanmak için değil, aynı zamanda rakibe kazandırmamak üzerine kurulu. Kısa bir not; bu kızgın rekabete 17 mahalleden sadece 10 tanesi katılıyor, ve rekabetin kimler arasında olduğu da mahalle mahalle belli. Yarışı kazanan mahallenin bayrakları haftalarca sokaklarda asılı kalıyor.

Ben yarış zamanı orada olmadığım için izleyemedim tabi ama, anlatılan hikayeler oldukça ilginç geldi. İtalyanın en yüksek ikinci kulesi bu meydanda bulunan çan kulesi. Küçük olmasına karşın oldukça değişik mağazaların – her tüketim kitlesine hitap eden – bu şehri gerçekten çok beğendim. Gerçek anlamda kendine has bir dokusu var.

Bugünü de böylece tamamlamış olduk. Günün akşamında Venedik’teki otelimize geçtik, herkes o kadar yorgundu ki check-in yapılır yapılmaz otel barında 1-2 kadeh içip uykuya daldık.

Beşinci Gün
Venedik

Beşinci günde turun en anlamlı yerlerinden biri olan Venedik’e geldik. 117 adadan oluşan ve binaların temelini oluşturan tahta bloklarla bir lagün üzerine kurulu olan şehir, tahmin edebileceğiniz üzere büyüleyici. Otelimiz şehrin dışında kaldığı için botla vardığımız kıyısında bizleri ilk olarak Roma’daki Altar of the Fatherland’in de hemen önünde bulunan, Birleşik İtalya’nın ilk hükümdarı Victor Emmanuel II heykeli karşıladı. Kanalların üzerinden iki köprü geçerek ünlü San Marco meydanının girişinde bulunan San Marco ve San Todaro kolonlarının bulunduğu yere vardık. Bu arada şehrin sembolü olan onlarca Kanatlı Aslan heykelini de gördüğümüzü belirterek -ki buna daha sonra detaylı değineceğim- Türkler için de özel bir anlamı olan bu iki kolonu anlatmak istiyorum.

San Marco ve San Todaro Kolonları

Deniz tarafından San Marco kilisesinin de bulunduğu ihtişamlı meydana geçerken sizi iki yüksek sütun karşılıyor. San Marco ve San Todaro kolonları olarak adlandırılan bu sütunların, 1172 yılında Venediklilerin Bizans’ın Fenikeliler ile olan savaşına yaptığı yardımlardan dolayı imparator Konstantin’den, yani Konstantiniyye’den (yani İstanbul) hediye geldiği söylenir. O zamanki denizcilik şartlarını da hesaba katarak sütunları karaya çıkaracak ekipmanı bulunmayan Venedikliler, sütunlardan birinin aktarımı sırasında gemiyi alabora ederler ve denize düşürürler. Diğer ikisini çıkarmayı başarsalar da halk, sütunları dikecek teknoloji bulunmadığı, ve kolonlardan birinin zaten eksik olduğu için tılsımını kaybettiğini düşünerek ilgiyi kolonlardan çekerler. Sonunda İtalyan mühendis Nicolo Barattieri kimsenin dikmeye cesaret edemediği bu iki kolunu diker ve karşılığında da hükümdarlıktan kolonların arasında kumar oynatma iznini alır. İlginçtir ki sonraları kumardan ciddi paralar kazanmaya başlayan Nicolo Barattieri’yi durdurmak için ise idamların bu kolonlar arasında yapılması ve cesetlerin sütunların arasında sallandırılması kararı alınır.

Kanatlı Aslan

Şehrin neredeyse tamamında görebileceğiniz Kanatlı Aslan figürü, 828 yılında, İskenderiye’deki ilk kiliseyi kuran ve Markos İncilinin yazarı Saint Mark’ın naaşının Venedikli tüccarlar tarafından geri alınarak Venedik’e getirilmesiye şehrin sembolü haline gelir. St. Mark’ın sembolünün aslan olmasının sebebinin ise bu hayvanın oldukça güçlü, dirayetli ve cesur olmasından kaynaklı olduğu rivayet edilir.

Girişteki figürlerle ilgili bu kısa ama ilginç bilgileri paylaştıktan sonra gezinin geri kalanına devam ediyorum. Kolonların hemen sağında kalan kilisenin önündeki koca meydanı geçerek Venedik’in ara sokaklarına daldık. Daracık sokakları bulunan şehirde apartmanların ismi bile yokmuş. Bu nedenle gelen postacılar, teslim edecekleri evrakları kime teslim edeceklerini bulmakta oldukça zorlanırlarmış. Oldukça dar ama bir o kadar kalabalık sokaklarda dolanıp birer ayaküstü birer sandviç patlattıktan sonra şehrin bir diğer sembolü olan Gondola bindik. Gondolun kalkış yerine kilisenin hemen sol çapraz tarafında bulunan meydanın köşesinden geçerek 100 metre yürüdükten sonra ulaşıyorsunuz. Gondol’un oldukça ilginç tasarımı kesinlikle tesadüf değil. Arka tarafında bırakılan koca alan, Gondolcu abi bindiğinde aletin dengede durabilmesini sağlamak için tasarlanmış. Bunun dışında burun kısmında bulunan S şekli Büyük Kanalı, onun üzerindeki çıkıntı ise dük şapkasını sembolize edecek şekilde tasarlanmış. Yıllar boyu erkek hegemonyasına sahne olan Gondolculuk, 2010 yılında zorlu testi geçmeyi başaran ilk kadın olan Giorgio Boscolo sayesinde feminen bir dokunuşa sahip olmuştur.

Caffe Florıan

Venedik meydanı tarihin ilk kafesi olan 1720’da açılmış Caffe Florian’ı da barındırıyor. Dünyanın en farklı yerlerinden kahve aromalarını barındıran bu mekanın dış kısmında aralıksız canlı müzik var. Kahvelerinizi yudumlarken adeta 18. yüzyıla doğru kısa bir yolculuk yapıyorsunuz. Tabii hesaba eklenen kişi başı 6 euroluk müzik ücreti karşılığında.

Murano

Venedikte kısa bir şehir gezintisi ve gondol turundan sonra Murano isimli, cam işleri ile ünlü küçük bir adaya doğru yola çıktık. Gezinin bu kısmı biraz İtalyan ekonomisine katkı bayanlar baylar tadındaydı. İlginç bir cam işçiliği şovunun akabinde arka taraftaki mağazaya, satışın yapıldığı kısıma geçtik. Ben her zamanki gibi bu tarz şeylerden etkilenen biri olmadığım için herhangi birşey almadım, o yüzden sizleri görseliyle baş başa bırakarak bu kısmı geçiyorum.

Burano

Fotoğraf aşıkları, Instagramcılar, selfieciler hazır olun. Fotoğraf çekerken muhtemelen keyiften dört köşe olmanıza sebep olabilecek küçük ada Burano sizi mest edecek. Her biri farklı renkte olan küçük evlerden oluşan bu güzide yer aslında bir balıkçı kasabası. Bunu bir Venedik klasiği olan kanalların içinde duran irili ufaklı botlardan rahatça anlayabiliyorsunuz. Zaten evlerin de bu kadar renkli olmasının sebebi fırtına çıktığında balıkçıların evlerini rahatça seçebilmek istemeleriymiş. Yağmur hafif hafif çiselerken dolaşma imkanı bulduğumuz Burano’da aniden bastıran yağmur, karnımızı doyurmak için sığındığımız Galuppi isimli restorandan çıkamayacak hale gelmemizle birleşince balıkçıların neden böyle ilginç bir icatta bulunduklarını gayet iyi anladım. Geri dönebilmek adına bota gitmek için koşuşturduğumuz beş dakika içerisinde üstümüzle denize atlamış duruma gelecek kadar ıslanmamız tarif etmesi zor olduğu kadar da ilginç bir tecrübeydi.

Altıncı Gün
Bonus: Slovenya

Gecelemeyi Venedik yakınlarında yaptıktan sonra sabah yine erkenden yollara düştük. Pronto sağolsun İtalya Harikası turunda harikalıklara ufak bir Slav dokunuşu yapmanın ilginç olabileceğini düşünmüş. Bence de iyi düşünmüşler. Çok fazla zaman harcayamamış olsak da Bled Gölü’nün etrafına kurulmuş Bled şehri, ve Slovenya’nın başkenti olan Ljubljana’yı birkaç saat de olsa görebilmek oldukça iyi geldi. Slovenya sınırına gelmeden Dawit adlı bir kafeteryada durup efsane tatlılar yedik ki gerçekten insanı kendinden geçirir.

Bled

Slovenya’nın tartışılmaz en çok ilgi çeken yeri olan Bled, aynı zamanda denize sadece ufacık bir kıyısı olan ülkenin tek adasının da bulunduğu yer. Adaya Pletna adı verilen üstü çizgili geleneksel ufak botlarla ulaşılıyor. Bu botlar İstanbullular için Adalar Vapuru ne ifade ediyorsa Bled’liler için onu ifade ediyor sanırım.

Adanın üzerinde bulunan kiliseye 99 basamaklı bir merdiven çıkılarak varılıyor. Rivayete göre bu basamakları karısı kollarında çıkabilen koca mutlu bir evliliği garantilemiş oluyor. Gölün etrafında yarım saatlik bir yürüyüş yaptıktan sonra tekrar meydana vardık. Yıl boyunca farklı organizasyonların yapıldığı Bled’in belki de İtalya Harikası turunun en görülmeye değer yeri olması da ironinin tepe yaptığı noktaydı. Bled’in bir başka kaydadeğer noktası Bled Kalesi. Zamanımız olmadığı ve hava şartlarının da görüşü kısıtladığı göz önünde bulundurulduğunda buraya çıkmamız olası olmadı. Onun yerine gölün girişinin olduğu Restavracija Panorama adlı restoranda çok güzel yemekler yedik. Eminim daha güzel yerler vardır etrafta, daha güzel manzaralara sahip, ancak yemeğin kalitesi hava soğuk ve puslu olsa da göl manzarası ile birleşince ortaya efsane bir kombinasyon çıkardı. Güneşli bir günde tekrar görüşmek üzere sevgili Bled iç sesleri eşliğinde başkent Ljubljana’ya doğru yol aldık.

Ljubljana

İki saate yakın zaman harcayabildiğimiz Ljubljana ile ilgili söyleyebileceğim en net şey herhalde kızlarının çok güzel olduğudur. Sarışın beyaz tenli Slav hatunların güzellikleri gerçekten bahsedilmeyecek gibi değil. Prešeren Meydanı olarak tabir ettikleri, 2007 yılında renove edilmiş ufak bir Taksim Meydanının andıran yer, şehrin tüm konser, spor, politik organizasyonlarının yapıldığı alan. Meydanı az geçince karşınızda tüm ihtişamıyla duran Ljubljana Kalesi’ni görebiliyorsunuz. Çoğu kale gibi harika manzarası olan bu noktadan adeta kuş bakışı tüm şehri seyretmeniz mümkün olabiliyor. Buradaki turumuzu Slovenska Hisa adlı, merkezin hemen ortasından geçen Ljubljanica nehrinin kıyısını konuşlanmış barlardan birinde bira içerek sonlandırıp, Venedik’teki otelimize geri döndük.

Yedinci Gün
Mılan

Sabahın erken saatlerinde gezinin son durağı olan Milan’a yolculuğumuz başladı. Yine öğlen saatlerinde şehir merkezine vardık. Bir tur klişesi olarak çok fazla zamanımız yoktu. Yaklaşık 3-4 saat boyunca Milan’ın şehir merkezi olan Duomo Di Milano, yani Milan Katedralinin bulunduğu meydanın etrafında dolaşabildik. Meydana ve dolayısıyla kilisenin olduğu yere bağlanan, çoğu İtalyan şehrinde olduğu gibi kilisenin adının verildiği Duomo Meydanı’na, Victor Emmanuel II Caddesi’ni geçerek ulaştık. Mekan tam anlamıyla Taksim Meydanı’nı andıran, İtalya’nın dört bir yanından gelen kalabalıkların birleştiği bir yer. Etraf fazlalıkla turist atraksiyonuyla dolu. Kilisenin önüne ulaştığınızda hemen karşınızda bir Victor Emmanuel II heykeli sizi karşılıyor. Kiliseyi arkanıza aldığınızda hemen sağınızda Victor Emmanuel II’nin adını alan bir pasaj bulunuyor. Pasaj, içinde yer alan cam ve demir birleşiminden oluşan kubbesiyle adeta Pantheon’u anımsatıyor. Dünyanın aktif ilk alışveriş merkezi olarak tanımlanan yer, aynı zamanda ilk yedi yıldızlı otel olan Town House’u da barındırıyor.

Pasajın içinde dondurmacısından tutun pizzacısına kadar çeşitli tatları bulabileceğiniz restoranlar ve dükkanlar var. Kilise tarafından girip arkaya doğru devam ederek çıkış yaptığınızdaysa sizi Leonardo Da Vinci’ye ait bir heykelin bulunduğu ufak bir meydan karşılıyor. Toskanalı dahinin heykelini yaptırmak 19. yüzyılda ortaya çıkan bir fikir olmakla birlikte, yapacak kişi bir heykeltraş yarışması sonucunda belirleniyor. Victor Emmanuel II caddesinin paralelinde kalan Monte Napoleone ile başlayan caddeler silsilesi ise Moncler, Armani, Louis Vuitton gibi dünyaca bilinen pahalı markaların dükkanlarına ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda çeşitli lüks kafeler ve restoranlar da burada bulunuyor.

Mılan’da ne yedik, ne içtik?

Gündüz serbest bıraktıklarında Bar Madonnina adı verilen bir cafe/restoran tarzı yerde pizza yiyip şarap içtik. Efsane diyemeyecek olsam da kalburüstüydü. Onun dışında etrafta dolanırken önündeki kuyruğu görüp merak ettiğim Vanilla Gelati’de dondurma yedik, gayet güzeldi, kesinlikle tavsiye edilir.

Akşam kilisenin hemen yanında bulunan, ve turistlerin uğrak mekalarından olan Aperol ve Martini’nin bulunduğu yerde Martini’ye girdik. Şimdi siz diyeceksiniz ki onlar içki ismi değil miydi… Evet iki marka 100m arayla kendi mekanlarını açmışlar, ve içkilerini servis ediyorlar. Yalnız Aperol akşam 11’de, Martini ise en erken gece 2’de kapanıyor. Mekanlar kesinlikle klas değil, hatta alabildiğine salaş diyebilirim. İçeride de zaten Despacito türevi şarkılar çalıyor durmadan. Tavsiye edemem, ama daha iyi neresi var derseniz o da kocaman bir soru işareti açıkçası.

Como

Milan’da saat akşam vaktine doğru yaklaşırken -3 bilemedin 4 sularında- İtalya’nın İsviçre sınırındaki şehri Como’ya doğru yola çıktık. Yaklaşık 1 saat civarında süren yolculuğun sonunda gerçekten küçücük, ancak bir o kadar da sevimli ve ihtişamlı Como Gölü kıyısındaki Como şehrine vardık. Gölün hemen berisinde ufak bir şehir merkezine bağlanan uzun bir cadde, ve caddenin üzerinde çeşitli mağazalar, kafeler ve restoranlar bulunuyor. Como’da 2-3 paralel cadde bu şekilde mağazalar ve kafelerle dolu. Burası caddeler açıkçası Como gölünü çevreyen tepelerin başlama noktası gibi bir durumdalar; şehir burada başlıyor. Meydan ve gölün en güney kıyısını anayol birbirine bağlıyor. Karşıdan karşıya geçip az ilerde bulunan botumuza binerek 425m derinliğiyle Avrupa’nın en derin gölü olan Como gölünde ufak bir gezintiye çıkıyoruz.

Tepelerin ortasında adeta bir vadi gibi salınan Como Gölü’nü kıyılarda ve tepenin farklı bölümlerinde görebileceğiniz villalar çevreliyor. Zaten burası villa kültürünün oluştuğu, sadece İtalyan değil, dünya sosyetesinin de evlerinin bulunduğu oldukça elit bir yer. George Clooney, Julia Roberts, Antonio Banderas, David Beckham, Catherine Zeta Jones gibi isimlerin burada villaları var. Hollywood starlarının evi yani bir nevi diyebilecek olsak da şehir sadece bununla da yetinmiyor. Ocean’s Twelve, Casino Royale, Star Wars gibi filmlerin burada sahneleri çekilmiş.

Gölde yaklaşık yarım saat dolandıktan sonra güney ucuna geri dönüyoruz. Bu arada dönerken tepelerin birinin üzerinde gördüğümüz füniküler dikkatimizi çekiyor. 1894 açılan, ve insanları gölün kıyısından tepeye çıkaran bu tarihi tramvay gerçekten botun olduğu yerden baktığınızda bile etkileyici. Oldukça dik bir yamacı tırmanarak tepeye çıkmanızı sağlayan ve burada tırmanışlar yaparak İtalya’ya yukarıdan bakmanızı sağlayan füniküler 1911 yılında buharlı sistemden elektrikli sisteme çevrilmiş ve o gün bugündür bu şekilde hizmet veriyor.

Como’da ne yedik, ne içtik?

Akşam konaklayacak olmamamız ve yaklaşık 45 dakikamız olması sebebiyle hızlı karar vermemiz gerekiyordu. Meydanı arkanıza aldığınızda sağ tarafta kalan, ve gölün kıyısını takip eden yolun üzerinde oturmak için yine insanların sıra beklediği Panino Buono isimli mekanı bularak birer bardak içki ve oldukça bir güzel tabak şarküteri tabağı sipariş ettik. Batmak olan güneşle birlikte tura koyulan ne kadar güzel bir nokta olduğunu tarif edemem. Garsonun Türkoğlu Türk çıkması da ortamı ayrı bir şenlendirdi. Şevket isimli genç arkadaş bir de Como’da doğup büyümüş. Oldukça sıcak tavırlarıyla kendimizi ekstra bir evimizde hissedip, İtalya Harikası turuna da noktayı koymuş olduk.

Umarım yazıyı beğenmişsinizdir. Her türlü sormak istediğiniz şey için bt@berkaytekin.com adresinden, veya sol üst köşeki + tuşuna tıklayarak ulaşabileceğiniz sosyal medya hesaplarımdan bana ulaşıp sorularınızı sorabilirsiniz. Elimden geldiğince yanıt vermeye çalışırım.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle, ciao!