Kamboçya (SIEM REAP)

          Evet, sıra geldi Kamboçya eyyorlarımıza. Bir Şubat akşamı 00:20 sularında indim Siem Reap Uluslararası Havalimanına. Öyle uluslararası falan dediğime bakmayın, taksi durağı gibi bir yer. Uçağın kapısını açıyorlar, fosforlu sarı yeleği olan bir görevli eşliğinde 500 metre yürüyüp gümrüğe ulaşıyorsunuz. Başka ülke vatandaşları için prosedür nasıl gerçekleşiyor tam bilmiyorum, ama ben Kamboçya’nın resmi e-vize başvuru sayfasından iki satır bilgi yazıp, pasaportumun taramasını yollayarak $40 karşılığında aldım vizelerini. Bu noktada ufak bir not, Şangay’dan beraber geldiğim Çin vatandaşları doldurdukları bir sayfalık formla sıraya girdiler havalimanında, kapıda vize için. O saatte, o sıra, harbiden çekilmez. O yüzden en iyisi e-vizenizin çıktısını alıp direk pasaport kontrolüne gitmek.

cambmap

          Vasat olmayan, orta karar bir otelde kaldım. Booking.com üzerinden yaptığım rezervasyonun hemen akabinde otel, birinin elinde adım olan bir kağıtla beni havalimanı çıkışında karşılayacağına dair e-posta yolladı. Bu, sanırım Kazakistan’dan sonra ikinci defa oluyor hayatımda, şaşırdım açıkçası. Zira otel dediğim gibi orta karar bir fiyata sahip, orta karar bir oteldi. Havalimanından çıkınca sürprizle karşılaştım. Beni karşılayan abi bir tuk-tuk sürücüsüydü. Adının da Mr. Bean olduğunu söyledi. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Bilmeyenler için tuk-tuk, Asya ülkelerinde sıkça kullanılan üç tekerlekli motorsikletimsi bir taşıt. Mr. Bean’in ve tuk-tuk’unun gece çektiğim fotoğrafı çok net olmasa da aşağıdaki gibi. Ayrıca ufak bir not, Arçelik de bu taşıtı ”triportör” adıyla 1970’lerin başına kadar üretiyormuş. Zamanının seyyar satıcı aracıymış.

Tuk-tuk (Temsili)

Tuk-tuk (Temsili)

          Kamboçya’daki ilk günüme ve gezinin detaylarına geçmeden önce ülkeyle ilgili birkaç bilgi vermek istiyorum. Güneydoğu Asya’da bulunan sıcak mı sıcak ülkenin nüfusu 2014 tahminlerine göre 15 milyonun üzerinde. Başkenti Phnom Penh olan Kamboçya, eski bir Fransız kolonisi ve bağımsızlığına 1953 yılında kavuşmuş. Gerçek tarihi MS. 800 yılına, Khmer İmparatorluğuna, hatta ondan da daha öncelerine giden Kamboçya, bir zamanlar Güneydoğu Asya’da sınırları Çin’e kadar uzanan büyük bir oluşumun sonucu. Bugünkü sınırları bir nevi Osmanlı topraklarından geri kalan Türkiye anakarası gibi.

mrbean

Mr. Bean

          O zaman başlayalım gerçek seyyah goygoylarımıza. Günün ilk durağı Siem Reap’e giden tüm turistlerin olduğu gibi benim de Angkor Wat tapınağının olduğu Angkor Arkeoloji Parkı’ydı. Bu noktada kısa bir not; ayıptır söylemesi ben yürümeyi biraz severim. Biraz dediğime bakmayın, aslında baya severim, çok severim. Bu sevginin detaylarına biraz sonra çarpıcı bir şekilde geleceğim. Otelden çıkıp yollara düştüm sabah 10-11 gibi. Bisiklet vesaire hiçbir şey yok. Telefonun haritasında yaklaşık 1.2 km uzaklığında görünen şehir merkezine, daha doğrusu şehrin en canlı yeri olan barlar sokağının bulunduğu yere doğru yürümeye başladım. Hava 34 derece falan. Gideyim dolanayım bankadan para falan çekerim diye düşündüm, zira hiç para çekmemiş ya da bozdurmamıştım. Girdiğim her atm’de çekilebilecek tek para biriminin USD olduğunu görünce kısa süreli bir şok geçirdim. Meğerse Kamboçya kendi parası yerine sadece USD kullanıyormuş. Kendi paraları olan Riel’i sadece $1’in altındaki tutarlarda bozuk para olarak kullanıyorlarmış. Yanımda USD olduğu için para bozdurmak gibi bir derdim olmadı.

Angkor Arkeoloji Parkı / Angkor Archaelogical Park

Angkor Arkeoloji Parkı / Angkor Archaelogical Park

          Daha önce dediğim gibi ben biraz yürümeyi severim. Yukarıda haritası olan, şehrin ana cazibe merkezi Angkor Arkeoloji Parkı merkezin yaklaşık 7km kadar kuzeyinde bulunuyor. Dedim ki biraz yürüyeyim o tarafa doğru. Hem hafiften şehri gezmiş olurum, hem de yorulduğum yerde tuk-tuk’a atlayıp Angkor’a doğru devam ederim. Yürüyüş o yürüyüş, yaklaşık 1 saat içinde kendimi parkın girişinde buldum. Ancak girişte beni bir sürpriz bekliyordu; paralel yollardan birinden yürüdüğüm için bilet satış ofisi geride kalmıştı. Benim olduğum yerde bilet satışı bulunmuyordu. O kadar yolu dönüp bilet almam gerekiyordu. Aslında yürürdüm de saat öğlene doğru geldiği için zaman kaybetmeyip bir tuk-tuk’la anlaştım. Gittik, yanlış hatırlamıyorsam $40 gibi bir fiyata üç günlük bilet aldık. Park çok büyük ancak her köşenin fotoğrafını çekip, dört bir yanı didik didik etmeyecekseniz iki gün yeter aslında burada. Tapınakların hepsi birbirine benziyor zaten.

angkorw

Yürüyüş yolum

          Parktaki ilk durağımız Angkor Thom’du. Kamboçya’nın atası olan Khmer İmparatorluğunun son başkenti olan Angkor Thom, 9km²’lik bir alanı kaplamakla beraber, içinde birkaç tapınak barındırıyor. İlk gittiğim tapınak Bayon’du. Bayon 12. ila 13. yüzyıl dönemlerinde inşa edildiği tahmin edilen bir budist tapınağı.

Angkor Thom

Angkor Thom

Bayon

Bayon

          Bayon’dan sonra az ileride Baphuon adı verilen, Hint tanrısı Shiva’ya adanmış bir başka tapınağa gittim. Kulesiyle beraber yaklaşık 50 metre yüksekliğe sahip tapınağın en ilginç tarafı önündeki metrelerce uzunluğa sahip giriş yolu. Onun dışında oldukça dik merdivenler inip çıkmanızı gerektirdiğini söylemekle beraber, askılı tişört giyen bir hanımefendinin girişteki görevli tarafından içeri alınmadığını eklemek istiyorum. Kamboçya’da nereye giderken, ne giymeniz gerektiğine dikkat etmeniz gerekiyor.

Baphuon

Baphuon

          Buraları gezdikten sonra birkaç tapınağa daha gittik ama hepsine tek tek değinip yazıyı da okuyanları da boğmak istemiyorum. O yüzden Kamboçya ve Siem Reap’in sembolü olan Angkor Wat’ı anlatmaya başlıyorum izninizle. Adını 1986-90 yılları arasında aktif olan bir Amerikan thrash metal grubuna da veren dünyanın en büyük dini yapıtı Angkor Wat, 12. yy’da Khmer İmparatorluğu tarafından Hindu tapınağı olarak inşa edilmiş. Angkor Wat’ı diğer tapınaklardan ayıran aşağıda görebileceğiniz üç kulenin yanı sıra, diğer tapınaklar gibi doğuya dönük değil, aksine batıya dönük inşa edilmiş olması. Bunun nedeni olarak da inşaa ettiren Khmer İmparatoru Suryavarman II’nin burayı bir anıt mezar tapınağı olarak düşünmesi olduğu gösteriliyor.

Angkor Wat

Angkor Wat

Ferrari'sini satıp Angkor'a yerleşen bilge / The monk who sold his Ferrari and moved to Angkor

Ferrari’sini satıp Angkor’a yerleşen bilge

          Tek başına geziyor olmanın en zor yanlarından biri tanımadığınız insanlara fotoğraf çektirmek zorunda olmanız. Şu yukarıdaki kareyi alabilmek için kaç kişiye ricada bulundum anlatamam. Sıkıntı insanların çekmek istemiyor oluşu ya da benim rica etmeye üşenmem falan değil. Sıkıntı, insanların çok basit bir fotoğrafı çekmeyi bile beceremiyor olması, ya da sizi tanımadıkları için özensizce çekim tuşuna basmaları. Sizi ortaya alıp manzarayı sekizinci plana atan mı istersiniz, parmağını kadraja sokan mı, gökyüzünü çeken mi, hepsi var. Ben genelde işi bildiğini düşünüp elinde SLR tarzı fotoğraf makinesi olanlara yaklaşarak işlemi halletmek istedim. Ama çoğunda taşıdıkları kocaman fotoğraf makinesi sadece bir süs. Fotoğraf çekmenin ne demek olduğuyla ilgili fikirleri yok. Makine daha büyük olunca daha iyi fotoğraf çektiklerini sanıyorlar sanırım. Neyse, en sonunda bu taktiğin işe yaramadığını anlayıp fotoğraf çektirmeden önce “ben sizinkini çekeyim, nasıl çektiğimi görün, ona göre çekin” diyerekten farklı bir yol izledim. O da şu aşağıdaki gibi bir sonuca yol açtı.

Uçan Kamboçyalı / Flying Cambodian

Uçan Kamboçyalı / Flying Cambodian

          Yazının başlarında belirttiğim gibi Angkor Arkeoloji Parkı girişine kadar yürümüş, oradan bir tuk-tuk’la anlaşmıştım. Tuk-tuk’u ayarlayan kişi girişteki görevliydi. Yukarıdaki fotoğrafta sağda benim fotoğrafımı nasıl çekeceğini anlaması için poz veren kişi o tuk-tuk’un sürücüsü, uçan arkadaş da kendini Vecihi Hürkuş sanarak şaklabanlık yapan Angkor Wat kapı görevlisi, nam-ı diğer Uçan Kamboçyalı.

          Evet, Kamboçya’daki ilk turistik günüm böyle geçti. Akşam saat 5 gibi otele döndüm, o kadar yol yürümenin ve kavurucu sıcağın sonucu olarak da kendimi yatağa attım direk. Gerçekten yorulmuşum. 8-9 gibi tekrar çıktım dışarı, akşam yemeği ve gece hayatını görmek için. Foursquare ve TripAdvisor yardımıyla 1-2 restoran buldum, ancak çok tatmin edici olduklarını söyleyemem. Hatta bazıları sadece gündüz çalışıyormuş, kapalıydılar. Daha sonra barlar sokağında, restoranların olduğu taraflarda gezinmeye başladım belki birşeyler bulurum diye. Seçenekler felaket turistik, özgün birşey bulamadım. Siem Reap’in tam orta yerinde ihtişamıyla göz alan Hard Rock Cafe’ye attım kendimi. Evet belki Kamboçya’ya gelip Hard Rock Cafe’ye gitmek biraz absürt gelebilir, ama seçenekler gerçekten çok turistikti ve yemek konusunda süper seçici biri olarak Hard Rock o sıra inanılmaz çekici geldi. İçeride canlı müzik, Angkor birası, barlar sokağına göre çok daha klas bir kitle vardı. Akşam yemeğini ve yaklaşık iki litre kadar birayı hüplettikten sonra barlar sokağına daldım, belki eğlenecek bir yer bulurum diye.

 

Barlar sokağı / Pub street

Barlar sokağı / Pub street

          Dolaştım dolaştım, yine çok böyle heyecan verip beni içeri çağıran bir yer görmedim. Etraf sokakta danseden turistler, beşinci sınıf piyasa müziği çalan dandik yerlerle doluydu açıkçası. Sonra gözüm Beatnik diye bir mekana takıldı. Ufak, içeride sayılı kişinin bulunduğu samimi bir yere benziyordu. Müzik de fena değildi. Girdim içeride iki tane daha bira içip insanlarla muhabbet etmeye başladım. Kamboçya’nın hiç de fena bir yer olmadığını düşünmeme neden olan yerdir Beatnik. Kafamın da hafif güzel olmasıyla beraber oldukça eğlendim, ve ilk günü orada noktaladım.

Barlar sokağında dans eden insanlar / People dancing on pub street

Barlar sokağında dans eden insanlar / People dancing on pub street

          Birinci günün sonunda tuk-tuk’u kullanan çocukla bir gün ara verip, arkeoloji parkının geri kalanını üçüncü gün gezmeye devam etmek üzere anlaştık. Yani ikinci gün için yapacak ilginç bişeyler bulmam gerekiyordu. İlk günün yorgunluğu üzerine otelde geç bir kahvaltı yapıp, öğlen saatlerine doğru sağladıkları bedava bisikletle yine şehir merkezine doğru yollandım. Aklımda ne yapacağıma dair bir plan vardı ancak etraftaki kafelerden birinde birşeyler içip havanın sıcaklığı biraz kırılınca yola koyulurum diye düşündüm. Çok aşırı turist kafasında olmadığım, ve normal bir insanın iki-üç katı hızlı hareket ettiğim için acele etmeme gerek olduğunu düşünmedim. Neyse, yine Foursquare’den bulduğum, önceki akşam kapalı yerlerden biri olan Sister Srey Cafe’ye gittim. Oldukça küçük, samimi, hoş bir kafeydi. İlginç ilginç bardaklar, tabaklar, yiyecek içecek menüsü vardı, menünün içeriği de oldukça genişti. Her turist gibi beleş wifi’ya bağlanıp gitmeyi düşündüğüm yerleri araştırmaya başladım. TripAdvisor’da ilgimi çeken iki tane yer vardı; Kamboçya Savaş Müzesi, ve Phnom Krom. Phnom Krom, Siem Reap’in yaklaşık 11km güneyinde, akşam 6 gibi gün batımını izlemek için gidilmesi tavsiye edilen bir başka tapınaktı. O nedenle yaklaşık 5km uzaklıkta bulunan savaş müzesini gidip, dönüp birşeyler yiyip bisikleti Phnom Krom’a doğru sürmenin doğru olacağını düşündüm. Gerçekten de baya iyi düşünmüşüm, günün geri kalanı baya ilginç geçti.

warmuseum

Kamboçya Savaş Müzesi / War Museum Cambodia

          20. yy son üç çeyreğinin oluşturduğu Kamboçya Savaş Müzesi gerçekten seyahatin en ilginç yeriydi belki de. Savunma bakanlığının katkılarıyla oluşturan müzenin içine adımınızı atar atmaz sizi bir görevli karşılıyor, tur talep edip etmediğinizi soruyor. Tabi tur ücretsiz olduğu için bilet almakta olan birkaç turisti de bekleyip, rehberle beraber gezmeye başlıyorsunuz. İçeride savaş uçağı, helikopteri, tankı, tüfeği, roketatarı ne ararsan var, ancak en vurucu kısmı rehberin anlattığı can yakıcı hikayeler. Kamboçya’da 70 sonrası Kızıl Kmerler olarak adlandırılan gerilla grubu, Vietnam tarafından yapılan istila sonunda kurulan Kamboçya Halk Cumhuriyeti, ve şu an ki cumhurbaşkanı Hun Sen’e ait rejim başta olmak üzere farklı gruplar arasında yaşanan iç savaş sonucu dört ila altı milyon arasında döşenmiş mayın bulunduğu tahmin ediliyor. Çoğu kırsal bölgeye döşenmiş mayınları yerleştiren insanlar bile nereye yerleştirdiklerini hatırlamıyorlar. Rehber evden okula giderken mayına basarak ampüte edilen arkadaşından başlayıp, ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayalı ülkede yüzlerce, belki de binlerce insanın tarlada çalışırken mayına basarak ya yatalak kaldığını, ya da hayatını kaybettiğini anlatıyor.

Kamboçya Savaş Müzesi / Cambodia War Museum

Kamboçya Savaş Müzesi

Mayın Temizleme / Landmine Cleaning

Mayın Temizleme

          Verilere göre yukarıda belirttiğim 6 milyonu bulan mayının sonucu olarak ampüte edilen insan sayısının 40.000 olduğu tahmin ediliyor. Bu bir dünya rekoru aynı zamanda. Kamboçya’nın kırsal alanları günümüzde bile hala tam anlamıyla temiz değil, bununla savaşmak için bir komisyon kurulmuş ancak bu gibi geri kalmış ülkelerde işlerin ne kadar hızlı yürüdüğünü az çok tahmin edebiliyorsunuzdur.

          Müzedeki gezimi tamamlayıp erken akşam yemeği için tekrar şehir merkezinin yolunu tuttum, ve yaklaşık yarım saatlik bir pit-stop’tan sonra günbatımı için Phnom Krom’a yollandım. Daha önce de belirttiğim gibi Phnom Krom, şehir merkezinden 11km uzaklıkta bulunan bir tapınaktı. Yani bisiklet üzerinde gidiş-geliş 22km demekti. Bisiklet zaten ağlıyor bırak abi beni gideyim diye, o kadar kötü, üstüne yol bir asfalt, bir toprak, bir beton, belim, sırtım ağrıyan ağrıyana. Yolun yarısında ne küfürler saydırdım kendime, zırt zırt yanından geçen tuk-tuklara binip rahat rahat gitmek varken ne gerek vardı bisiklet sürmeye diye anlatamam.

Phnom Krom Yolu / Road to Phnom Krom

Phnom Krom Yolu

          Uzun uğraşlar sonucu Phnom Krom’a ulaştım. Tabi bir de yürüye yürüye tepeye, tapınağın olduğu yere çıkmak gerekiyordu.

Phnom Krom Giriş / Entrance

Phnom Krom Entrance

Uçan Kamboçyalı çocuklar / Flying Cambodian kids

Uçan Kamboçyalı çocuklar 

          Günbatımı ve tapınağın çok ekstra deneyimler olduğunu söyleyemem; belki ben böyle gündoğumu-günbatımı kafasında bir insan olmadığım içindir bilemiyorum, zira buraya gelen her arkadaşım sabahın 4’ünde kalkıp Angkor Wat’a gün doğuşunu izlemeye gittiklerini söylediler. Benim için o saatte sırf gündoğumu için bütün uyku düzenimi bozup oraya gitmek çok mantıklı bir iş değil, zira gitmedim de. Bu yolculuğun benim için vurucu olan tarafı bisiklet üzerinde 22km kendimi sınamam, ondan da daha ilginci gerçek Kamboçya’yı görmemdi. Yolun etrafında anneleri tarafından yıkanan küçük çocuklar, düğün salonu gibi kocaman hoparlörler eşliğinde dans eden insanlar… Değdi mi buna, bence değdi…

Phnom Krom Temple

Phnom Krom Tapınağı

Phnom Krom günbatımı / sunset

Phnom Krom Günbatımı

Hakiki Kamboçyalılar / Genuine Cambodians

Hakiki Kamboçyalılar

          Evet, ikinci günü de burada bitirdim. Giderken ettiğim küfürleri anlatmıştım sanırım bisiklet ve yolla ilgili. Şimdi bir de onun dönüş yolunu hayal edin. Otele geldiğimde üstümden tır geçmiş gibiydi. Ertesi gün erkenden kalkıp yine arkeoloji parkına gideceğimizi bildiğim için duş alıp uyku moduna geçtim.

Peşmerge Stili / Peshmerge Style

Peşmerge stili / Peshmerge style

          Sütten ağzı, ehm, güneşten cildi yanan derisini puşiyle örtermiş. Ben de öyle yaptım. Baktım yürü yürü güneşin altında marsık gibi olunuyor, kreminden tut puşisine kadar hepsini sarınıp başladım üçüncü güne. Önceki gün bisikletle tozu toprağı yedikten sonra ağzımı bile kapadım. Üçüncü günle ilgili söyleyebileceklerim aslında birinci günle çok benzer. Parkın içindeki diğer beş tapınağı gezmeden önce yazının başlarındaki haritanın sağ üst köşesinde görünen Banteay Srei adlı, şehir merkezinin yaklaşık 35km kuzeydoğusunda bulunan bir başka tapınağa gittik. Devasa Angkor yapılarına nazaran daha minyatür, daha küçük olan bu tapınak bu sebeple turistler tarafından oldukça ilgi görüyormuş. İçerisi Çinli teyzeler ablalarla doluydu, sayelerinde Çincemi kullanıp bol bol fotoğraf çektirdim. Çince konuşan bir yabancıdan, hem de Kamboçya’da Çince konuşan bir yabancıdan nasıl etkileniyorlar anlatamam.

banteaysrei

Banteay Srei

UNESCO Dünya Mirası Anıtı / UNESCO World Heritage Monument

UNESCO Dünya Mirası Anıtı

          Angkor’la ilgili yeri gelmişken belirtmem gereken bir başka detay da yukarıda fotoğrafından da anlayabileceğiniz üzere “Dünya Mirası” olarak UNESCO tarafından koruma programına alınmış olması.

Banteay ve ben / Bantey and me

Banteay ve ben / Banteay and me

          Geziyle ilgili anlatmam gereken, daha önce de belirttiğim, Banteay’dan sonra gittiğim beş tane daha tapınak var ama onların da tek tek detayına girmek yerine sizleri fotoğraflarıyla baş başa bırakmak istiyorum. Yazıyı noktalamadan önce kısa bir yorum yapmam gerekirse; Kamboçya uzun süre unutmayacağım, oldukça ilginç gezilerden biriydi. Benim böyle oraya buraya yürüyüp kendimi zorladığıma bakmayın, ülke oldukça turistik olduğu için yapmak istediğiniz her şeyi rahatça yapabilmeniz mümkün. Sıcak insanları sayesinde tek başıma çıktığım tatil beni oldukça eğlendirdi, kendimi en ufak yalnız hissetmedim. Kısacası Kamboçya kesinlikle gidilip görülmesi gereken, UNESCO’nun söylediği ve koruduğu gibi dünya mirası bir yer.

Preah Kan

Preah Kan

preahkan2

Preah Kan

Neah Kan

Neah Kan

Pre Rup

Pre Rup

Pre Rup

Pre Rup

 

Son bir Angkor Wat çekimi / One last Angkor Wat shot

Son bir Angkor Wat çekimi

Umarım yazıyı beğenmişsinizdir. Her türlü sormak istediğiniz şey için bt@berkaytekin.com adresinden, veya sol üst köşeki + tuşuna tıklayarak ulaşabileceğiniz sosyal medya hesaplarımdan bana ulaşıp sorularınızı sorabilirsiniz. Elimden geldiğince yanıt vermeye çalışırım.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle…